nerede o eski şeyler

Neden buradayız?

Geçen günlerde, Guardian'ın süpernova nitelemesi ile bilim sayfasının tamamını kaplayan Urfa yakınlarındaki Göbeklitepe'yi, Alman arkeolog Klaus Schmidt ilk gördüğünde, kendi kendine ş

Niyet okuma, cahillik ve gazetecilik birleşince..

Medyatava'da "özel" patlangacı, mahreci vs ile verilen şu haber yer alıyor:

Başbakan Erdoğan'ın medyayla ilgili davalarını takip eden avukatı Fatih Şahin'in imzası görenleri şaşırtıyor. Avukat Şahin'in imzasını görenler ilk bakışta bu imza Arapça mı diye soruyor?

İmzayı yukarıda görüyorsunuz. Bu kadar "özel" bir haberi yaptıkları için Medyatava'ya ve bunun gibi "copy-paste" dışındaki haberlerinde bizi güldüren haber sitelerine reklam verenlere çok teşekkür ediyorum buradan. Eksik olmayınız.

İmza gibi tamamen kişiye özel birşeyi böyle yorumlamak bir yana, hele bir de Arapça geyiğini yazar nasıl sokmuş? Peki ikinci resim nedir güzel kardeşim?

Güzel yazı derslerinden sınıfta kalmış birinin internet-gastecisi olduğu bir memlekette yaşıyoruz, velhasıl. Teşekkürler, Ankara. "Görenler Arapça mı?" diyormuş, vay be! "Zannettiğin herşeyi haber sanma" diye bir kaide filan yok mu?

Osman Yağmurdereli anlamasın, boşver, anlayan anlasın

Engin Ardıç, "Arta Kalan Zamanda..." ile ilgili aşağıdaki yorumu da içeren güzel bir yazı yazmış bugün:

Disk, düğmeye basar basmaz, büyük bir hızla, Ertuğrul gibi dönmeye koyuluyor.

TRT yılbaşı gecesi eğlencesi ve Tarkan

Hiç bir yorum yapamıyorum. Medyatava'nın haberine göre "Tarkan, yeni albümü "Metamorfoz"daki söz ve müziği kendisine ait şarkılarını televizyonda ilk kez TRT'de söyleyecek." Tarkan'ın bir "metamorfoz" geçirdiği doğru, ama..işte aması yok, albüm kapağı buymuş.

Kurumlararası modernleşme = bir kutu et

Taha Akyol'u okuyan, seven, bilen vardır. Türkiye Modernleşmesi ile ilgili fikir yürütür, televizyonda programlar yapar. Kıyasıya eleştiriyormuş gibi görünür, Cumhuriyet sonrasını ve uygulamalarını. Gel gör ki, Taha Akyol dün kurban ve modernleşme başlıklı bir yazı yazmış. Yazı, görünüşte eski ile yeni arasındaki olumlu gelişmelere yer veriyor ve kabaca modernleştiğimizi, 'büyü bozumuna' uğradığımızı sölüyor. Buna örnek olarak 'geneksel kurban bayramı' ile şimdilerde olan biten kurban bayramını karşılaştırıyor. Diyor ki: "(...)modernleşme kurumlaşmayı da getiriyor; bu işi kurumlar üstleniyor, temiz ve sağlıklı bir şekilde... Zaten kurumlaşma, çeşitlenme, sivil inisiyatiflerin gelişmesi gibi süreçler..." Modernizmin şekilcilik olduğundan şikayet eder gibi görünen yazar, şekilciliğin daniskası olan 'temiz görünen kurban kesimi' şeysini kurumlar yolu ile modernleşme zannediyor. Yani diyor ki kurbanı öyle evin bahçesinde, sokakta kesmek yerine, kurbanlık hayvanın herhangi bir yerine bile dokunmadan, hiçbir içsel ilişki, sorgulama yapmadan, kurbanı neden neden kestiğini bile düşünmeden bir koli et al, ye! Modern-leş!

%132 kâr getiren ulusal şeyler veyahut tabakhane mevkii

Habere göre Atatürk'ün Uşak'a yaptığı ziyaretlerin birinde bindiği treni çeken lokomotifin ihaleyle hurdacıya satıldığı ortaya çıkmış. Haberde şunlar belirtilmiş: "Saatte 24 kilometre hız yapabilen, 1934 yılında ‘Orenstein&Koppel A.G. Abtmonttaina Berlin’ firması tarafından yapılan dizel motorlu lokomotifi, bir yıl önce, ihaleyle hurdacı Celal Çığlı ve Özcan Çığlı kardeşlerin 16 bin YTL karşılığında satın aldığı ortaya çıktı. Celal ve Özcan Çığlı kardeşler, halen çalışır durumda olan lokomotifin, Uşak Şeker Fabrikası'nın kurucusu Molla Musa Oğlu Nuri Şeker'in, fabrikaya şeker taşıması için 1934 yılında satın aldığını ve Atatürk'ü 1934 yılı Haziran ayında Uşak'a getiren treni de çektiğini öğrendiklerini belirtti." Bundan sonrası daha da garipleşiyor; "Uşak Şeker Fabrikası tarafından geçen yıl yapılan ihalede, lokomotifi 16 bin YTL'ye satın aldıklarını belirten Özcan Çığlı, “Lokomotifi parçalamadık. Koç ve Sabancı ailelerinin lokomotifi satın almak istediklerini öğrendik. 50 bin YTL'ye satmayı düşünüyoruz dedi.

Ne için efendim? İstemiyorum. Hayır, hoşuma gitmiyor..

Spiker: O yağmurlu İstanbul sabahında, Abdülhak Şinası Hisar mikrofonumuza konuşmadı. Mikrofonu elimize aldıkça, bir çocuk gibi korkuyordu. Sonunda mikrofonu bırakmak zorunda kaldık. Bıraktık ve uzun uzun konuştuk romancımızla.

Erdal Öz: Bizim genç nesil sizi çok tuttu. Ama sonradan anladı. Valla ama iyi birşey.

Hisar: Peki, ama çok tuhaf...[Gülerek] O da çok tuhaf.

Menemencioğlu: Bakın şimdi, sizinle beraber edebiyata başlayan bugün okunmayan birçok insan var.

Hisar: Kim?

[...]

Menemencioğlu: Nasıl başladı yani? Durup dururken mi yazdınız? Çok okuduğunuzdan ilham alarak mı?

Hisar: Evet, eskiden beri... Eskiden beri yazmayı düşünürdüm. Zaten babam tanınmış bir mecmua sahibidir: Mahmut Celaleddin Bey..

[...]

Radyo konuşması böyle gidiyor. Abdülhak mikrofonun açık olduğundan habersiz şekilde, kapatıldığından emin olarak konuşuyor. Mikrofonun kapatılması için neredeyse emir veriyor: "Onu bırak!..." diyerek Erdal Öz'e. Söyleşinin tamamı Kitap-lık 111'de mevcut. Fotoğraf Ara Güler tarafından çekilmiş, Hisar, neredeyse bir çocuk gibi ürkerek bakmış...