Kısa Kısa
haberler
Kolombiya'da tembellik müzesi açıldı
İnsanları tatil ve izin döneminde tembellik ile bunun karşıtı olan aşırı çalışma konusunda düşündürmeyi ve belki de arada bir denge kurmayı amaçlayan müzenin ilk etkinliğinde, televizyon önüne yerleştirilen kanepeler, hamaklar ve yataklar ile çalışmaktan kaytarmakla ilgili her türlü obje yer aldı.
Bogota valiliğinin sponsorluğunda açılan ve büyük ilgi gören müzenin ziyaretçileri, bir hafta sürecek etkinlik sırasında tembelliklerini doya doya yaşama olanağı bulacak. Trafik, hava kirliliği, hızlı kent yaşamı ve iş baskısından kurtulmak için ideal etkinlik olarak tanımlanan müzenin küratörü Marcela Arrieta, "Her zaman çalışmanın düşmanı olarak gördüğümüz tembelliği keşfetmek ve insanları şekerleme yaparken, işsiz güçsüz otururken veya zaman öldürürken sosyal konularda düşündürmek istedik. Böylece kendimize de bu soruları soralım istedik" diye konuştu. (Sabah)
Nasıl inanalım?
Say'ın demeci bu ülkeyi dert edinenlere bir sınav sunuyorsa, bu haberi büyüten ve Say'dan sürgün eşiğindeki aydın portresi çıkaranlar gözünde bu sınavı başarıyla atlatabileceğimden kuşkuluyum. Öncelikle Say'ın 'biz' olarak adlandırdığı muğlak azınlık hakkında ne hissedeceğimi bilemiyorum. Ülkenin yüzde 70'ini İslamcı olarak okuyan bir aklı besleyen 'biz'in kim olduğunu bilemiyorum. Bir sanatçının azınlıkta kalmaktan duyduğu ıstırabı anlamak da kolay değil. Kaldı ki Say'ın sözlerinden yakın zamana kadar çoğunluk mensubu olan, çayını Köşk'te içen bir dahi olduğu anlaşılıyor.
Her şeyden öte, bir aydın elbette özgürlük talep eden, Kürtlerle Ermenilere tarih boyunca reva görülen zulmü kafasına takan, bu konuda söz alan, statüko açısından tehlikeli bir yaratıktır. Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne davet bekleyen, bu kültürle ilişkisini en yüksek makamdan gelecek bir davetiyeye bağlayan piyanistin kafasının hayli karmaşık olmasından geçtim, dünyaya duyurduğunun bir sanatçı çığlığı, bir aydın itirazı olduğuna nasıl inanayım? (Yıldırım Türker)
Kitap okumak böyle birşey midir?
Kitap okuma oranlarımız konusunda çok içacıcı olmayan veriler geldikçe, ülkede, bürokrasi kendince bir eylemler, kampanyalar furyasını gözümüze sokuyor. Bunlardan son zamanlarda olan, valilerin, kaymakamların, il milli eğitim müdürlerinin ortaya attığı ve bana göre safî PR çalışması olan "kitap okuma günler, saatleri, dakikaları" ya da "en çok kitap okuyana ödül" türünden saçma sapan kampanyalar. Bunlar her ne kadar iyi niyetli görünse de, bana hep oradaki mülkî erkanın "aman şunu yapalım da, bizim vali biraz görünsün TV'de" türü bir fiştekleme sonucunda ortaya attığı kafadan bacaklı fikirlermiş gibi geliyor bana. Örneğin şuradaki habere göre "20 dakika kitap okuma kampanyası" diye birşey başlamış. Örneğin 'Elazığ Okuyor' kampanyası dahilinde Vali 2 bin kitap okuyan Ahmet Reşat İspir'i evinde ziyaret etmiş. Tekrar aynı Vali, Elazığ'da İlköğretim Okulu Üçüncü Sınıf Öğrencisine de plaket vermiş.
